Okudum: Baykuş Daima Gece Avlanır – Samuel Bjork

Bu yazımın konuğu. daha önce Ben Yalnız Gezerim isimli romanını okuduğum, Norveçli polisiye-gerilim romanları yazarı Samuel Bjork’un Baykuş Daima Gece Avlanır romanı…Belki daha önce bu yazarı ve kitaplarını duymamış olabilisiniz ama, bu türü sevenler için ilaç niteliğinde diyerek beğenimi belirtebilirim.Gerilim kitap boyunca artarak devam ediyor ve zirveye tırmanan merak kitabı elinizden bıraktırmıyor.

Bjork’un karakterleri, öyküyü ayrıntılı bir şekilde kurgulaması, detaylar…Hem de okuyucunun net bir şekilde anlamasını sağlayan bir anlatım.Tempo hiç düşmüyor, başından sonuna kadar okuyucuyu avucu içinde tutmayı başarıyor.

Esas olay, ormanda bir cesedin bulunmasıyla başlıyor.Ve bu cesedin etrafında gelişen müthiş bir gerilim ve koşuşturmaca başlıyor.Sonrası su gibi akıyor zaten.

Kitaptan…

“Ekim ayı.Kış, şehrin üzerine gri bir örtü gibi yayılmıştır. On yedi yaşındaki bir kızın çıplak vücudu, başında sarı bir peruk ve ağzında bir çiçekle kuş tüylerinin üzerine yerleştirilmiş halde bulunur. Etrafı da pentagram şekli verilmiş mumlarla çevrilidir.

Bu garip cinayeti çözmek üzere Holger Munch ve ekibi görevlendirilir. Tecrübeli dedektif, hap ve alkol bağımlılığıyla boğuşan intihara meyilli dedektif Mia Krüger’i de davaya dâhil etmek ister. Krüger bu teklifi kabul edince ardında neredeyse hiçbir iz bırakmayan katili yakalamak için bütün ekip birden seferber olur.

Davadaki en önemli gelişmeler, polisten nefret eden bir bilgisayar korsanının onlara bir video kaydı ulaştırmasıyla yaşanır. Bu kayıt, genç kızın cinayetine dair baz ipuçları içermektedir. Kayıtta, bir kuş gibi giyinmiş katilin silüeti vardlır: ölümü sembolize eden gece kuşu…”

Gözlemlerim…

Bu roman, bir devam romanı.İlk romandaki(Ben Yalnız Gezerim) olayların ardından altı ay gibi bir süre geçmiş ve yeni bir kabusun içerisinde buluyoruz kendimizi.

Güzel bir roman.Bana sanki eski yabancı polisiye dizileri izliyormuşum havası yaşattı. San Fransisco Sokaklari gibi mesela.Var mı hatırlayan?

Her iki romanda da ekiptekilerden birinin yakını olayların içinde:İlk romanda ekibin beyni olan ama hap ve alkol bağımlısı ve psikolojik sorunlarla boğuşan dedektif Mia Krüger’in ikiz kız kardeşiydi, ikinci romanda ise ekibin başı olan şişman dedektif Holger Munch’un kızı…

İlk olarak 5. bölümün sonunda “Acaba katil?” diye sordum kendi kendime.İlk defa katille ilgili bir fikir yürütebilecek ipucu vermişti yazar.Öyle güzel kurguluyor ki, okurken aslında bir çok yerde “Katil acaba bu mu?” dedirtmeyi başarıyor.Nasıl yapıyor bilmiyorum ama, hemen her roman kahramanının katil olma potansiyeli var gibi geliyor insana.

“Acaba yazar kitabın girişindeki bölümü olaylarla nasıl bağlayacak?” sorusu o bülümü okuduktan itibaren hep canlı kadı zihnimde.Elbette ilerleyen süreçte sorumun cevabı verilmiş oldu.

Yedinci bölümde katilin kimliği açığa çıkıyor artık.Zaten bundan sonrası da olayları sonuçlandırmaya ayrılmış.

Kesinlikle bu romanın devamı var, çünkü son raddede öyle bir bitiş var ki, insana bunu fısıldıyor.Yazarı ve romanlarını sevmiş biri olarak bu beni heyecanlandırdı.

Anlamadığım, belki de anlayamadığım bir nokta oldu.Akıl sağlığı yerinde olmayan Jim Fuglesang’ın olayla ilgisi tam olarak neydi ve bir de Miriam Munch’un yeni sevgilisi Ziggy, olaylar çözülürken neredeydi, ya da neden olaylara dahil edilmedi?Çünkü o, katil Jacob Marstrander ile arkadaştı ve bir şekilde olayların içindeydi.

Baykuş Daima Gece Avlanır romanı gibi, Ben Yalnız Gezerim’i de zevkle okumuştum.Özellikle de polisiye gerilim türünü sevdiğim için, Samuel Bjork ile tanışmamız isabet oldu.Bundan sonraki kitaplarını da tdört gözle bekliyor olacağım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir